Epigraf Hikâyeleri
Dolunayın Olduğu Gece...
Agartha Bilgeleri Evrensel Dil'e, Vattan'a ulaşabilmek için bütün kutsal dilleri incelemektedir. Konstantiniye Kardeşleri, Veda dilinin ve Antik Türkçe'nin hermetik köklerini araştırmaktadır.
İsmail Ether Halevi / Foucault's Pendulum Yorumları
Yıllar önce, dolunayın olduğu bir gece, gazeteci Sinan, Horabal Ekibi'nden Avukat Celal ve ben, Merdivenköy Mezarlığı'nda Hacı Sherif isimli bir Arnavut Bektaşi'den "Avrupa'nın Ezoterik Tarihi" isimli bir kitap almış, bu kitabın içinden çıkan bazı Sarı Sayfalar'da üst üste bindirilmiş çeşitli metinlerle karşılaşmıştık. Epigraf Hikayeleri bunlardan biriydi. Bu metnin kahramanlarından biri, benim adaşımdı. Yalnızca bir isim benzerliği değildi söz konusu olan, Mezarlıkta yapılan bir törenden de söz ediliyordu.
Yıllar sonra 'çalışan odamı havalandırmak', 'içine elma kabukları atılmış Türk çayımı demlemek', Arslan Gözü denilen garip bir taşı olan gümüş yüzüğümü sol elime takmak, Açık Radyo'yu açmak gibi bazı ritüelleri yerine getirdikten sonra, bu metni içeren daha geniş bir deneme yazısı yazmak için bilgisayarımın başına geçtiğimde, 'bu yazıyı' yazabilmek için, 'O adam', yani Epigraf Hikayeleri'ndeki 'adaşım', 'benzerim' ya da 'ikizim' olmak zorunda olduğumu hissetmiştim. Sonradan çalındığı için yalnızca bir kez okuyabildiğim bu metindeki benzerimin yerine geçebilmek için, o metni yeniden yazmam gerekiyordu. Dolunay gecesi yaşadıklarımızdan ve metnin okunmasından kalan bellek izlerini, yaratıcı deham ile yeniden üretmeliydim.
Bir metni yazmaya karar verdiğimde, sıradan gündelik hayatımdaki bilincimden çok daha farklı bir zaman ve mekan boyutuna girerim. Sizde de böyle mi oluyor, bilmiyorum ama ben, yazma edimine elimi ve beynimi teslim ettiğimde, kendi zaman ve mekanımı bırakır, o metnin zaman ve mekanında, o metnin bilincinde yaşamaya başlarım. Bilincimin 'aşkın' bir konuma geçtiğini söyleyebilir miyiz? Hayır. Belki, alaca karanlık kuşağına geçtiğini söyleyebiliriz.
Her yazı, geçmişte yazılmış metinlerin rahminden doğar ve gelecekte yazılacak metinleri bir rahim gibi içinde taşır. Geçmişten geleceğe doğru, bir 'Şimdi' nehri gibi akar. Bundan farklı olan ve Kaf Dağı'nın karlı doruklarından kaynaklanan bir 'An' nehrinden de söz edilir. Kendi yaşamım içinde bir Sufi Eczacı'nın himmetiyle bir kaç kez 'An' nehrine girdiğimi söyleyebilirim.
Bundan yıllar önce Pera ve Galata çevresinde takılan birkaç arkadaşımla birlikte, ki bunların yalnızca biri profesyonel yazardı, tüm bilgi ve deneyimlerimizi olguların gerçek özünü yakalayabilme yetilerimizle birleştirerek, nesneleri, olayları ve olguları yeniden 'Hakiki İsimleriyle' yani 'Ayanı Sabite'deki Ayn'larıyla, ya da 'İdealar Evrenindeki İdealarıyla' adlandırabileceğimiz, fıtri kelimeleri içeren dilsel bir yapı kurmak üzere bir araya gelmiştik. Sahaflar, kitapçılar, kasetçiler, kahveler, meyhaneler, pasajlar, kültür merkezleri, şiir geceleri çevresinde geliştirdiğimiz bilinçli çabalarımızı, Konstantiniye Kardeşliği isimli bir planın içine yerleştirmiştik. Topladığımız bilgiler, Tarabya sırtlarında çağdaş bir gecekonduda oturan bir mimar çiftin evindeki bilgisayarda toplanıyordu. Bu bilgisayarın şifresi Hagia Sophia idi. Ayasofya Mabedi'ni kendimizin, dünyanın ve evrenin Merkezi olarak görüyorduk. Diğer yandan bir Aydınlanma Çabası içine girmiştik, ben ve mimar çift bir Sufi'yi rehber edinmiştik.
Bir tür 'Teolojik Görev' gibi üstlendiğimiz çalışmalarımız, Sahaf Simurg çevresindeki bazı felsefeci ve edebiyatçı arkadaşlar tarafından 'şarlatanlık', 'dil ile büyüyü birbirine karıştırmak', 'beynin biyolojik düzenindeki bir eksiklik ya da bozukluk', 'çağdışı bir mistiklik' suçlamalarıyla karşılaşıyordu. Bu eleştirileri ve tartışmaları da planımızın içine katarak ilerliyorduk. Aramızdan ölenler de oluyordu.
1996 yılında şehirde gerçekleştirilen Habitat II toplantılarını, sivil toplum, evrensel barış, sufizm, yoga, meditasyon çalışmalarını desteklemiştik. Raja Yoga Brahma Kumaris Okulu'ndan Dadi Janki'nin konferansını izlemiştik. Farah Yurdözü'nün Giovanni ile röportaj metnini; Kürşad Oğuz'un Coelho, Giovanni ve Tamaro ile ilgili yazılarını; Mine Akverdi'nin Portofino ve Hoşgörülü Kareler'ini; Sinan Hıncal'ın 'Çölde Meditasyon' ve 'Aşk Müridleri'ni planımıza dahil etmiştik. Bizde bir tür Hermeneutik Mistisizm temayülü vardı. Yurtdışında da üyelerimiz vardı. Maria, Sophia, Bethi gibi güzel insanlarla derin aşklar yaşıyorduk. Ah Sharano!
Yeniden ilk paragrafımıza, 'Dolunayın Olduğu Gece'ye dönersek, belirtmem gereken bir başka önemli olay, Sufi Master'dan farklı olan İsmail Ether Halevi ile, Selanik göçmeni olan bu Hurufi Usta ile kader çizgilerimizin kesişmesiydi. Ondan öğrendiklerimizi, bir İtalyan Simyacı'dan öğrendiğimiz şu sırlarla işliyorduk: Farklı kelimeler / sözcükler arasında benzerlikler kurarak çiftler, diziler oluşturmak ve her yazının sonunda tekrar başlangıcı dönmek. 'Kullandığımız önemli kelimelerin, tamlamaların, temaların, mekanların, olayların başka yazarlarca en az birkaç kez kullanılmış, Motife dönüştürülmüş olması gerekiyordu.
Son bir kez olsun o geceye dönmek ve o gece olmuş olan her ne varsa bir kez daha bunları okuyucularımla birlikte yaşamak istedim.
Dolunay vardı ve ben yengeç burcuydum. İçimden bir tepeye çıkıp başımı gökyüzüne çevirerek bir kurt gibi ulumak ve boşandığım karımın sözlerini gökyüzüne haykırmak geliyordu. Sen, Aşka tutkun Yengeç, Sen, sorumluluktan kaçan Tembel Yengeç. Gazeteci Sinan'ın bir yarış arabası gibi kullandığı Pembe Ellialtı Chevrolet ile Batı'yı Doğu'ya bağlayan asma köprüden geçiyorduk. Ayasofyanın turuncu bedeni uzakta sisler içinde bir inci gibi belli belirsiz parlıyordu. Arka koltukta oturan Celal ve Sinan Dünyanın Kralı'nın yaşadığı Agartha ile Konstantiniye Kardeşlerinin efsanevi ülkesi Horabal'ın aynı olup olmadığını tartışıyorlardı.
Gece yarısına doğru Sinan, pembe ellialtı'yı karanlık gölgelerin altında sessizce Merdivenköy Mezarlığı'nın kapısına yakın bir yere park etti. Torpido gözünden bir çakı, bir fener, eski bir kağıdın üzerine çizilmiş bir kroki çıkardı. Elindeki nesnelere bakarken kafasını sallayıp birşeyler mırıldandı. Mırıltıları bana, Asaf Halet Çelebi'nin şiirlerinden alınmış, eski bir İbranice şarkıyı anımsatmıştı:
"Adonay elehuenu
Adonay ehad"
Pembe ellialtı'dan inip, kapıları yavaşça kapattık. Celal, şişko göbeğini kemerinin içine zorlukla sıkıştırdı (Üç yıl sonra, bugünlerde, Milliyet Gazetesi'ndeki bir haberde zayıfladığını okudum!). Mezarlığın siyah demir kapısı kilitli olduğundan, duvardan atlamak zorunda kaldık. Sinan üzerindeki gri parka, kafasındaki siyah bereyle DEA çalışanlarına benziyordu. Ben blujin pantolon ve siyah kazak giymiştim. Celal, bürodan geldiği için, lacivert bir takım elbisenin içindeydi. Onun arabada kalmasını teklif etmemize rağmen, bir serüven yaşamak istediğini söyleyerek, bizimle Mezarlığa girmek için ısrar etmişti.
Dolunayın aydınlatamadığı karanlık gölgeleri Sinan, elindeki fenerle aydınlatıyordu. Siyah ağaçların altından pis geçitler boyunca ilerlediğimizi, nemli ölü toprağı kokusuna, ağaçlardan sarkan örümceklerin, baykuş ve yarasa çığlıklarının karıştığını; Sinan, "-Şehirdeki Dev Yarasa'nın yaşadığı yer burası işte", dediğinde, uzun zamandır titremediğim kadar titrediğimi anımsıyorum. Sinan, önden gidiyordu, onu izlemeye ve kaybetmemeye çalışıyorduk. Belirli bir Mezarı arıyordu. Sonunda buldu da. İbrahim Hacegan isminin okunduğu büyük mermer bir mezarın önünde durdu. Buluşma yeri burası olmalıydı. Konuşmadan beklemeye başladık. Feneri bir işaret gibi İbrahim Hacegan yazısının üzerine tutuyordu. Birazdan, yerdeki otların hışırtısından birisinin yaklaştığını anladık. Elinde küçük bir fenerle, sakallı bir adam Sinan'ın önünde durdu.
Celal ile birlikte, birkaç adım gerilerinde olduğumuz için ne konuştuklarını tam olarak duyamadık. Sinan'ın parkasının iç cebinden çıkardığı kalın bir zarfı adama uzattığını, adamın elindeki feneri tutarak zarfı yırtıp, içindeki paraları kontrol ettiğini, sonra da koltuğunun altında tuttuğu bir paketi Sinan'a uzattığını gördük. Sinan elindeki çakıyı Hasan Sabbah'ın halifesi Sinan'ı aratmayan bir 'çabuklukla' kullanarak, paketin iplerini kesti. İçinden çıkan bazı sarı sayfalar yere düştü. Adam onları toplamasına yardım etti. "Tamam" dedi Sinan. Adamla el sıkışıp öpüştüler. "Besa, Besa - Hey Koca Shiptar" diyen sakallı adam, uzun yıllar önce bedeninden ayrılmış bir hayalet gemi gibi sessizce, ağaçların gölgeleri altında kayboldu.
Sinan'ın yanına gittik. Sarı Sayfaları tekrar Joly isimli kitabın içine koyup kağıda sarmasına, iple bağlamasına yardım ettik. Sinan bir ağaca yaslanarak cebinden çıkardığı jitan paketindeki son sigarayı yaktı, derin bir nefes çekti, dumanı uzaklara doğru üfledikten sonra beyaz dişlerini göstererek sırıttı. Bize adamın isminin Hacı Sherif olduğunu, aslında bir Arnavut Bektaşisi olduğu halde kendisini bir Afganlı olarak tanıttığını söyledi. Boş sigara paketini hırsla buruşturup, karanlığın yüreğine doğru fırlattı.
Geldiğimiz yöne doğru yürümeye başladık. Ben, Sinan'la önden gidiyordum, Celal biraz arkada kalmıştı. Bir Üçgen oluşturmuştuk. Birden karşımızda Beyaz sakallı yaşlı bir adam belirdi. Böyle bir şey beklemiyorduk, şaşkınlıkla birkaç adım geriledik.
Yaşlı adam, güven ve güç dolu bir sesle "-Buralarda dolaşan bir Yaratık gördünüz mü?" diye sordu.
"- Nasıl bir yaratık", dedi Sinan, sinirli bir ses tonuyla.
"-Benim golemim o", dedi yaşlı adam. "Dikkatli olun ve boyunuzdan büyük işlere kalkışmayın. Abulafia. Hayye-ha-Olam-ha Ba".
Sonradan Sinan'ı çalıştığı Dergi'nin İki Telli'deki merkezinde ziyarete giderek, hepimizin hayatını derinden etkileyen sıcak bir dostluğu başlatan İsmail E.H. ile ilk karşılaşmamız böyle olmuştu. Her hikayenin bir başkasına açıldığı bu metinler arası uzamda en garip olan şey ise, 'Sarı Sayfalar'da İ.E.H. isminin geçmesiydi. Bu yarı gri evrende, kelimeler hayata, hayat kelimelere dönüşüyordu...
Çıkışı aldıktan sonra salondaki rahat koltuğuma geçtim ve okumaya başladım: Yıllar önce Dolunayın, Beyaz Işık tutulmuş bir ayna gibi parladığı bir gece...
Büyük Zihnin Kılıcı
Dört yüz yıl önce olmuş bir olayı aydınlatmaya çalışıyordum.
O tarihlerde Çay Töreni Ustası Rikyu ile Büyük Savaşçı Taiko Hideyoshi arasında büyük bir dostluk kurulmuştu. Savaşçı, Çay Ustasına derin bir saygıyla bağlıydı. Bir despotun sevgisi her zaman tehlikelerle doludur. Hele ihanetin hayli yaygın olduğu o dönemlerde, insan kolay kolay kimseye güvenemezdi. Dalkavukluk ruhundan hiç nasibini almamış olan Rikyu birçok kez despotun görüşlerine karşı çıkmıştı. Böyle bir karşı çıkmanın ardından aralarındaki geçici soğukluğu fırsat bilen Rikyu düşmanları, onun Taiko'yu zehirlemek için bir komplo düzenlediği söylentisini yaydılar. Bu komplo teorisine göre Taiko, Rikyu'nun hazırlayacağı yeşil bir içecek ile öldürülecekti. Hideyoshi'nin en ufak bir şüphesi bile idam demekti. Öfkeli hükümdara kimse engel olamazdı. Rikyu'ya tek bir ayrıcalık tanınabilirdi: Kendini kendi eliyle öldürme onuru. Böylece Sen no Rikyu 1591 yılında efendisi Hideyoshi'nin emriyle harakiri yaptı.
Yaşamını yitirmeden hemen önce
BÜYÜK ZİHNİN KILICINI ELİME ALDIĞIMDA
NE BUDDHA NE DE ATALAR VARDIR
dediği söylenir.
Büyük Zihinle birlikte olduğumuzun bilincindeyken ikiliğin olmadığını belirten bir sözdü bu. Rikyu'nun çay törenlerinde hep ağırbaşlı bir ruh hali açığa çıkmıştır. Hiçbir şeyi ikilik içindeki bir zihinle yapmadığı , her an ölüme hazır olduğu bilinirdi. Çay Töreni'nin ardından törenle öldü. Kendine yeni bir yaşam verdi. Bu yeni yaşam Çay Töreni Chanoyu'nun ruhudur. İşte biz de onun anısı önünde böyle saygıyla eğiliyoruz...
Büyük Olay Günü Japon çay ustası Rikyu en gözde beş öğrencisini son bir Çay Töreni'ne davet etmişti.
Çay evinin çitle çevrili iç bahçesi ağaçlardan, çalılardan ve yere döşenmiş düzensiz bir düzenlilik içindeki taşlardan oluşuyordu. Güzel ve küçük bir bahçeydi. Bahçeye gelen konuklar ağaçların ürperdiğini, yaprakların hışırdadığını, ormandaki hayaletlerin kendilerine seslendiğini duydular. Her türlü toz ve gürültüden arındırılmış bu bahçe bir ormanın derinliklerindeymiş hissi uyandırmaktaydı.
Bu bahçeyi boydan boya geçen ve bahçe girişini çay evine bağlayan bir patika vardı. Bu patikanın sonunda içi oyuk bir taş vardı. Konuklar bahçede beklerken ev sahibi Rikyu bu taşın içindeki suyu boşalttı ve taze su doldurdu. Suyun sesi ve sunduğu görünüm ortama tazelik ve saflık kattı. Eve girmeden önce misafirler bu suyla ellerini yıkayacaklardı.
Bahçedeki Yol olarak da bilinen patika, üzerinde yürüyenlerin cismani yaşamın ötesindeki bir evrene geçmelerine yardımcı oluyordu. Ev sahibinin de konukların da bir çay töreninden önce ilk yapmaları gereken şey Yeryüzünün Tozlarından arınmaktı. Rikyu bu patikaya Çiyli Zemin anlamına gelen ROJİ adını vermişti. Budist metinlerden Lotüs Sutrada geçen hikayelerden birinde bir baba, alevler içindeki evinde bağrışan ve sağa sola kaçışan çocuklarına, ROJİ'ye sığınmaları için yalvarır. Alevler İçindeki Ev, egoya bağımlılık ve cehaletin sebep olduğu varoluşsal acıyı simgeler. Çay Töreni uygulayıcıları ROJİ'yi "dünyanın yükünden kurtuldukları yer" olarak görürler. Zen uygulayıcıları için meditasyona girişin ilk adımı olan kendinin bilincine geçiş yeridir. Bu patika üzerinde yürüyen yolcunun dış dünyayla her türlü bağı kesilir, zihni klesha'lardan temizlenir. Yolcu çay odasında alınacak estetik zevke hazırlanır. Patika bir yenilenme duygusunu simgeler.
Bu patikada yürürken Roshi, sık yapraklı ağaçların gölgesinde, yosun kaplı granit fenerlerin arasında ilerlerken ve çam iğnelerinden oluşan bir halıyla kaplı, düzenli bir düzensizlikle sıralanmış aralıklı taşların üzerinde gezinirken, zihninin sıradan düşüncelerken sıyrıldığını hissederdi. Zihnimin sıradan düşüncelerden sıyrıldığını hissederdim.
Japon çay ustaları böylesine huzurlu ve duru bir ortam yaratabilmek için büyük bir ustalık gösterirler. Her çay evinin bahçesindeki patikanın bıraktığı etki farklıdır. Kendisini düzenleyen ustaya ve onun o günkü tutumuna göre değişişmektedir. Rikyu o gün ROJİ'yi düzenlerken, tam bir Tek Başınalık etkisi yaratmaya çalışmıştı. Kendi patika düzenleme sırrını eski bir şarkıdan aldığını söylerdi:
İleriye doğru baktığımda
Ne bir erik çiçeği
Ne alaca yapraklar
Sazdan bir kulübe tek başına kumsalda
Güz akşamının soluk ışığında.
Yakılan tütsü çubuklarının kokusu çay odasından patikaya ve bahçeye yayılıyordu. Genellikle birbirleri arasında konuşan konuklar bugün sessizdiler. Usta isimleriyle seslenerek her birini teker teker içeriye davet etti. Patikadan geçerken ellerini yıkadılar.
Çay odasının giriş kapısının iki yanındaki gri taş fenerler nöbetçiye benziyordu. Her biri eğilerek ve kılıçlarını çıkartarak Eğilerek Geçilen Kapıdan geçtiler. Çay Töreni'nin özünü dile getirmek için sadece bu mimari özellik bile yeterliydi. Basamaklı dar kapıdan geçmeden önce hükümdarlar bile kılıçlarını çıkarmak zorundaydılar. Böylece rütbe ve sınıf farkı ortadan kalkıyordu. İnsana yalnızca insan olduğu için saygı duyulan sınıfsız bir ortam yaratılıyordu. Dört buçuk hasır genişliğindeki çay odasını kulübeye dönüştüren Rikyu, odayı bu basık girişle tamamlamıştı.
Çay evinin içi o günkü tören için büyük bir özenle temizlenip hazırlanmıştı. Evin temizliği kalbin ve ruhun temizliğini simgelediğinden konuklar gelmeden önce geçecekleri patika iyice yıkanmış, evin içi temizlenmiş ve tütsü çubukları yakılmıştı. Çay Töreni uygulaması, hayatın içindeki bir insan olarak sahip olduğumuz özü gerçekleştirmek, bu görevin gerektirdiği titizliğin farkında olmak ve görevi yarına ertelememek üzerine kuruluydu. En küçük bir ayrıntı bile dikkatle gözlemlenirdi:
Mevsime özgü çiçek
Taşın üzerine dökülen suyun sesi
Akşamın alaca karanlığa dönüştüğü an.
Japon evlerinde konukları onurlandırmak için kaligrafilerin ve çiçeklerin konduğu Şeref Köşesinin (tokonoma) en yetkin örnekleri Zen Tapınaklar'ındaki sunaklardır. Rikyu o günkü ana temaya uygun olarak (bir görüşe göre) tokonomaya :
Zevk alırız
Büyük Zihnin açılımı olan
Yaşamın her anında
yazılı bir kaligrafi asmıştı. Bu kaligrafinin önündeki Song döneminden kalma nadide bir Bronz Vazoya tek bir Gündüz Sefası konmuştu. Burada insan en küçük bir dünyevi ya da uhrevi kaygıya kapılmadan güzeli seyretmeye kendini verebilirdi. Zen keşişlerinin hazırladığı kaligrafilere büyük saygı gösterilirdi. Rikyu bir gün şöyle demişti: Hiçbir nesne kaligrafi rulosu kadar büyük anlam taşımaz. Onu seyrederken ev sahibi ve konuklar bir ruh bütünlüğüne varırlar. Chanoyu Samadhi ile kendilerini gerçekleştirirler. Bunlar arasında Zen keşişlerinin hazırladıkları, diğerlerinin önüne geçer. Onları seyrederken, çizilmiş sözcüklere en büyük saygıyı duyan, kaligrafın, öğrencilerin ve ataların erdemini tadar.
Zen sözcüğü ve Çin Zen'i anlamına gelen Chan, Sanskritçe sözcük Dhayana'dan türemişlerdi. Bodhidharma Çin Zen'i Chan'ın ilk rahibiydi. Çay Töreni, Bodhisatva'nın tasviri önünde toplanan ve ona çiçeklerle tütsü sunan keşişlerin aynı kâseden sırayla çay içmeleri esasına dayanan Chan töreninden doğmuştu.
Konuklar en ufak bir gürültü bile yapmadan, belirli bir sıraya göre, teker teker çay odasına girdiler. Tokonomayı süsleyen kaligrafiyi ve önündeki çiçeği saygıyla selamlayıp seyrettikten sonra gönderilen mesajı okuyan birer kral gibi kendilerine ayrılmış yerlere oturdular. Tüm davetliler yerlerine yerleştiler. Döküm mangalda kaynayan suyun fokurtularının kapladığı bir sükunet içinde meditasyon yaptılar. Mangalda kaynayan suyun fokurtularına değişik sesler katmak için Rikyu, suyun içine demir parçaları koymuştu. Bu yüzden zaman zaman bir çağlayanın yankısı, bazen kıyıya çarpan okyanus dalgalarının sesi, bazen bir bambu ormanını yıkayarak geçen sağanak, bazen de karşı tepelerdeki çam ağaçlarının iç çekişleri duyuluyordu.
Eğimli çatısı güneşi engellediğinden, çay odası gün ortasında bile loş ve serin olurdu. Zeminden tavana kadar solgun bir renk uyumu vardı. Davetliler açık pastel renginde kimonolarını giymişlerdi. Uyum, Saygı, Saflık ve Dinginlik kurulduktan sonra ev sahibi Rikyu odaya girdi. Sessizliği ve saygıyı bozmadan yerine oturdu.
Harlı ateşin üzerinde kaynayan çaydan doldurulan kâse elden ele dolaşmaya başladı. Kâsenin sıcaklığıyla birlikte elden ele dolaşan ölümsüzlük suyuydu sanki. Hayatın üç incisi üzerine tefekkür ediyorlardı: Merhamet, Sadelik ve Tevazu. Çay töreni odadaki herkese kendi kendileriyle buluşabildikleri bir ortam sunuyordu. Bu dinginlik, gündelik koşuşturmaların ve kaygıların arasında kısa bir soluklanma anı değildi, geçici bir huzur anı değildi. Dinginlik anlamına gelen jaku, Budistler için kör tutkuların ve acının tükenişiyle Hakikate uyanmak anlamına gelen Nirvana'yı ifade ediyordu.
Kâseden son yudumu alan Usta oldu.
Sessizliği bozan en hatırlı konuk, çay servisi takımlarını incelemek istedi. Usta servis gereçlerini ve kakemonoyu konuklarının önüne çıkardı. Konuklar hayranlıklarını dile getirdiler. Usta kendisinden bir hatıra olarak saklamaları için bu parçaları teker teker konuklarına hediye etti. Çay kâsesini kimseye vermedi. Herkes merakla bakarken, "Talihsizliğin dudaklarıyla kirlenen bu kâse artık kimseye hizmet edemesin" diyerek, sol eline aldığı kâseyi sağ elinin keskin yanıyla tek vuruşta kırdı.
Tören artık sona ermişti. Gözyaşlarını güçlükle zapteden konuklar birer birer Ustayla vedalaşıp odadan çıktılar.
Son dakikalarında kendisine eşlik etmek için en yakını ve en sevdiği öğrencisi yanında kaldı. Rikyu adıyla bilinen Çay Ustası Sen no Soeki açık pastel renkli kimonosunu çıkarıp özenle katladı. Ölüme gidenlerin giydiği beyaz kimonosuyla kaldı. Kılıcını eline alıp tokonomanın önünde dizlerinin üzerinde çökerek oturdu. Son bir kez kaligrafiyi ve çiçeği seyretti. Sunağın önünde iki eliyle tuttuğu kılıcın keskin parıltısını seyrederken ağzından nefis dizeler döküldü:
Büyük Zihnin Kılıcını elime aldığımda
Ne Buddha ne atalar vardır.
Japon Çay Töreni Ustası Sen no Soeki Büyük Sessizliğe geçerken gülümsüyordu.
İLERİYE DOĞRU BAKTIĞIMDA
NE BİR ÇİÇEK
NE ALACA YAPRAKLAR
SAZDAN BİR KULÜBE KUMSALDA TEK BAŞINA
GÜZ AKŞAMININ SOLUK IŞIĞINDA
